Johnson diyordu ki:
“Bay Başbakan;
“Türkiye Hükümetinin Kıbrıs’ın bir kısmının askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtasıyla sizin Dışişleri Bakanınızdan aldığım haber, beni ciddi surette endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdüyle kabili telif addetmiyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere birkaç saat tehir etmiş olduğunuzu bana bildirdi”.
“Diğer taraftan Bay Başbakan, NATO vecibelerini de dikkat nazarınıza celp etmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs’a vaki bir müdahalenin Türk Yunan kuvvetleri arasında Askeri bir çarpışmaya müncer olacağı hususunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır. Dışişleri bakanı Rusk Lahey’de yapılan son NATO Bakanlar Konseyi toplantısında, Türkiye ile Yunanistan arasında bir harbin kelimenin tam manasıyla düşünülemez olarak telakki edilmesi gerektiğini beyan emişti. NATO’ya iltihak esası icabı olarak memleketlerinin birbirileriyle harp etmeyeceklerini kabul etmek demektir… Ayrıca Türkiye tarafından Kıbrıs’a yapılacak askeri bir müdahale Sovyetler Birliğinin meseleye doğrudan doğruya karışmasına yol açabilir. NATO müttefiklerimizin tam rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye’nin girişeceği bir harekat neticesinde ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı Türkiye’yi müdafaa etmek mükellefiyeti olup olmadığını müzakere etmek fırsatını bulmamış olduklarını takdir buyuracağınız kanaatindeyim”
“Kaldı ki, bir saldırıda ABD’nin temin ettiği malzemeleri kullanamazsınız… Böyle bir harekat on binlerce Türkün katline neden olur… Bunları sizinle baş başa tartışmak isterdim ama görevimden ayrılamıyorum. Eğer gelirseniz memnuniyetle karşılarım“